kadın

İçindekilerin hepsini al gel

0 Adet Yorum

-

1 Temmuz 2017

“Özgür kadın daha doğmadı” Simone De Beauvoir

“Özgür anne hiç doğmadı ve anneler söz hakkına kavuşmadan yeni bir hümanizma olmayacak” Julia Kristeva

Her ikisi de yazar ve filozof olan döneminin aydınlarından bu iki kadının söyledikleri beni derinden yaralıyor. “Hayır özgür kadın da özgür anne de var” diye çığlık çığlığa bağırmak istiyorum. Tam da o noktada “Nereye kadar özgür olabiliyoruz?” sorusu beliriyor zihnimde. Ya da “Her insanın özgürlük anlayışı farklı mıdır?”, “Kadın kendini nasıl özgürleştirir?”, “Özgürlüğün mutlaka bir bedeli mi olmalı?” , “Özgürlüğü neden hep dışarıda arıyoruz?” diye arkası gelmiyor sorularımın. Sanatın ve edebiyatın her alanında kadının özgürlüğü yıllardır masaya yatırılmış, halen günümüzde de bu devam ediyor. Benim de meselem tam olarak buradan ilerliyor. Nereye gideceğini tam olarak bilmemekle birlikte bu bilinmezin içinde kıvranmayı seviyorum. Kıvranırken yaşadığım öfke, heyecan dalgaları, gel gitlerim kalemime iyi geliyor. Toplumun beklentileri yönünde her alanda mükemmeli oynamaya çalışan kadının dertleri içimi titretiyor. Tarlada sırtında bebeğiyle çalışan, dağlara çıkıp özgürlüğünü arayan, evinden kaçan, kaçırılan, öldürülen, tecavüz edilen, şiddete boyun eğmek zorunda kalan, zorla eve kapatılan, susturulan, parayla seks işçiliği yapan küçücük kızları, kadınları, plazalarda iki toplantı arasında tuvalete gidip sütünü sağan kadını da içimde hissediyorum. Sen de hissediyor musun?

Özgürlüğümle ilgili en büyük derdim anne olduktan sonra başladı. Önceleri “ben anne olacak kadın değilmişim” dedim. Bir yandan hem kendimi hem de bebeğimi de büyütmeye çalışırken çok sert bir duvara çarptığımın farkındaydım. Anneliğimin ilk yıllarında yaşadığım yüzleşmelerimi bütün çıplaklığıyla Rehberine Kulak Ver kitabımda döktüm yazıya. Ama tam da çıplak değilmiş gibi geliyor. Sonra geçtiğimiz yıl Su’yun Gölgesi’nde özgürlüğü için her deliğe girebilen bir kadının hikayesini anlattım. Ama rahatladım mı dersiniz? Hayır henüz bitmedi, bitecek gibi de değil. Aslında anneliğe ve kadına dair henüz yazacaklarım yeni başlıyor diyebilirim. Çünkü günümüz kadınının anneliğinde de kadınlığında da hiç kendi olamadığını, kendini hep bir kalıp hep bir şartlanma içinde bulduğunu görüyorum. Ben de halen bu şartlanmalardan nasibimi alıyorum. Bunda tabiki toplumun anneliğe yüklediği saçma sapan değerlerin payı büyük. Hem anne hem kadın olamıyoruz çoğu zaman. Arada kalıyoruz. Hiçbir şey olamıyoruz ta ki kendimiz olana kadar. Kendimiz olunca kimse bizi sevmeyecek ya da hayatımız tamamen değişecek diye korkuyoruz. Bu korkuyla gün geçtikçe daha da kuruyoruz farkında olmadan. Ben kurumaya başladığımı hissettiğim anlarda hep kendimi yazmaya, okumaya, üretmeye verdim bugüne kadar yoksa gerçekten kaybolabilirdim ya da o annelik sarmalında kapalı kalabilirdim. Kadın bu sarmaldan çıkabilmek için kendine türlü şartlanmalar koyuyor; Çocuk okula başlasın, üniversiteyi bitirsin, yaz gelsin, kış bitsin, yılbaşı olsun diyor. Hep bekletiyor kendini kadın… Ben de beklettim zamanında. Sen de beklettin mi kendini hiç?

Şunu mutlaka biliyoruz ki biz dünyaya çocuk doğurmak için gelmedik. Kendimizi toprak ana ile bağdaştırıyor olmamız sadece bundan değil bizim kendimizi de tekrar tekrar doğurabileceğimiz anlamına geliyor. Her birimizin bir hediyesi var ve bu hediyelerimizi sunabilmek için mümkün olduğunca özgür alana ihtiyacımız var. Bu alanı bulamadığımızda hediyemizi de kaybediyor hatta onun ne olduğunu dahi unutabiliyoruz. Ama ben bugün artık biliyorum ki bu alanı sen kendine açmazsan kimse senin için bir şey yapmıyor. Ne eşin, ne annen ne baban ne de en yakın dostların. Yani önce sen kendi özgür alanına sahip çıkmaya niyetli olacaksın. Kendi gerçeğine aslanlar gibi sahip çıkacaksın. Bu anlamda kadını besleyen herşeye büyük nimet olarak bakıyorum. Tabiki ilk sırada benim için edebiyat olmakla birlikte sanatın her dalı kadının gıdası. Fakat kendini beslemek “ben televizyon izlemem, gazete okumam onlar benim enerjimi bozuyor” demekle olmuyor. Hele bugünkü Türkiye’de özellikle daha çok okuyan, gündemi bütün detayları ile takip edip bilen genç kadınlar görebilmek beni çok heyecanlandırıyor. Tabiki gündemden uzaklaşmak istediğin zamanlar olacak, tabiki içine döneceksin zaman zaman ama kadın olarak alanını tutabilmen, önce kendi gücünde durabilmen için dünyada ne olup bittiğini bilmek, bilinçlenmek, çocuklarını da bilinçlendirmekle yükümlüsün. Ben de bunu yirmili yaşlarımın sonlarında sürecin içinden birebir geçerek öğrendim. Kendi arayışımda çok çeşitli çalışmalara katıldığım bir dönemdi. Birçoğundan farklı faydalar sağlamış olmama rağmen bir o kadar da kayboluyordum. Kaybolmayı sevdiğimden belki de daha da dalıyordum içine. Taze bir meraktı beni arayışımda ayakta tutan. Kendime giden her yolu deniyordum. Tabiki bunları şimdi daha net görebiliyorum. Arayışında sen neler görüyorsun kendinde?

İki yıl önceydi Dişi Bilgeliğe Yolculuk’a ilk katıldığımda, kendi yolumda çok derin bir yerdeydim. Kadınlığımla, anneliğimle, kendimle en derin keşiflerimi yaşadığım bir dönemeçteydim. Kırkıma yeni basmıştım. Dünyada olan biten herşeye daha farklı bir gözle bakmaya başlamıştım. Hindistan’dan yeni dönmüştüm. Clarissa Estes’i yani Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı okuyalı bir yıl olmuştu ve ben yeni bulduğum kendimle bir halleşmelerdeydim. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü benim yolculuğumda bu kitap bir dönemin bitişi ve başlangıcını simgeliyor. Her düştüğünde kitaba geri dön diyordu Clarissa ve işte ben de öyle yapıyordum. Kitap başucumda her akşam içinden bir bölüm seçip tekrar tekrar okuyordum. Özellikle bazı bölümlerini tekrar tekrar tekrar ve her defasında ağlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Kitabı bitirdikten sonra bir yılım da böyle geçti, bölümleri tekrarlayarak ve yine ağlayarak. Gözyaşlarım bitti sandığımda katlanarak geri dönüyordu. Bugün bütün kadın arkadaşlarıma özel günlerinde aldığım tek hediye bu kitap.

İşte böyle bir dönemdi Bilge İnal’la buluşmamız ve bana ilaç olan çalışmasına katılmam. Tahminim de ötesinde ayakları yere basan ama bir o kadar da mistik, ben dişiliğimle çalışacağım derken, eril tarafımın başka başka yönleriyle tanıştığım, buradan anlatamayacağım kadar birçok katmanı olan ve sen sürece kendini bıraktıkça sana açılan bir şifa diyebilirim. Kadın olarak döngülerimi anlamlandırmamı sağlayan, sezgisel gücümü daha da kuvvetlendiren, yazımı da yogamı da daha da derinleştiren bir şifa…

Yol bizi gün geçtikçe daha da yakınlaştırdı ve bir de baktım ki ki Bilge bana en yakın kadınlardan biri oldu, kimi zaman yüreğim kimi zaman elim kolum oldu. Sonra ne oldu biliyor munuz? Bilge Clarissa ile çalışmaya gitti Colorado’ya. Döndüğünde ağzım açık halde bekliyordum onu. Tabiki biz kitaba daha çok daldık, ormanın en derinlerine indik birlikte. Ben de tam o sıralarda Özgürce Yoga’yı doğurdum diyebilirim. 2010 yılından beri ders veriyor olmama rağmen artık yaptırdığım yoga başka bir yöne evrilmeye başlamıştı. Yogam da benimle birlikte özgürleşmiş ama bir o kadar da özgünleşmişti sanki. Bugüne kadar tek gurum kalbim oldu. Kalbim artık beni yoga yolumda derinleşmeye, köklenmeye çağırıyordu. Yolumda bana rehberlik eden bütün öğretmenlerimden öğrendiğim en önemli şey buydu. Kendi kendinin gurusu olabilmek ve yoga bilincini hayatının her alanına yayabilmek. Yıllardır çalıştığım asanaların çok ötesinde birşeydi deneyimlediğim. Yama ve niyamaları (yogada kişinin kendisine ve dışarıya karşı tutumunu belirleyen prensipler) gerçek anlamda içselleştirebilmeye, anlamaya başlıyordum. Bunu yaşıyor olmak yolunda yürüdüğüm bu kadim öğretiye beni bir adım daha yaklaştırdı. Meğer ne çok şey bildiğimi sanırken hiçbir şey bilmiyormuşum. Bu duyguyu hayatımın belli dönemlerinden hatırlıyorum. Hep kırılma noktası yaşadığım dönemlerde hissettiğim, her ne kadar zorlasa da çok da sevdiğim, bana yaşama coşkusu veren, tazeleyen bir histir.

Bilge Colorado’dan döndükten bir süre sonra Clarissa’dan öğrendiklerini çalışmalarında akıtmaya başladı. Bu ateşimizle Dişi Bilgeliğe Yolculuk’un ikinci durağını yani inzivasını yaptık birlikte. Dişi Bilgelik’in dönüştürücü pratikleriyle Özgürce Yoga’nın birbirini tamamladığını gördük. Kadını bölmeden, etiketlemeden, her haliyle kabul veren bu çalışmada kadınların bedenlerine rehberlik ediyor olmak beni çok mutlu etti. Bu inzivada buluştuğum, alanı bütün derinliğiyle paylaştığım kadınlarla aramızdaki bağ bugün halen bir başka…kız kardeşliğin hasını, birbirini her koşulda kabulü, açık kalple yolu elele yürümenin gücünü deneyimliyoruz birlikte… Aynı nehrin içinde farklı yönlere savrulsak da hep bir yerlerde buluşuyoruz.

Şimdiki durağımız, 16-20 Ağustos’ta Pastoral Vadi’de yine bir Dişi Bilgelik çalışması olan “Kutsal Kadına Uyanış“. Kutsal olan nedir diye soruyorum kendime ve içimden gelen tek yanıt şu; “Kendin olduğun her an kutsal alandasın zaten”. Aslında kutsalın içinde şeytanın da var. Senin içinde olan bütün kadınlar var. Bu nedenle gelirken içindekilerin hepsini al gel.  Ve biz sana gücümüzü toplarken ve kendi gerçeğimize uyanırken biriktirdiğimiz bütün deneyimimizi her haliyle, bütün açıklığımızla aktarmaya hazırız. Sen de sıkılmadın mı toplumun dayatmalarından, iç çatışmalarından, olman gerektiği gibi olmaktan, keşkelerinden, amalarından? O halde gel gücümüzü birleştirelim. Gel yürekten paylaşalım. Gel bedenimizin sesini duyalım. Gel dansımıza başlayalım.

 

ÖZGÜR TURAN’DAN HABERDAR OL,

YENİ YAZILAR, ETKİNLİKLER VE GÜNCELLEMELERLE SENİ HABERDAR EDELİM

ÖZGÜR’Ü BURALARDA TAKİP EDEBİLİRSİN Facebook Twitter Instagram